Sohbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sohbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2009 Cuma

Bir Hayal Kuralım.

Haydi yaşanmış bir gerçeğin, şimdi hayalini kuralım.
Aşk ile dopdolu yüreklerimiz olsun. Dostluk tüm dünyanın üzerinde olsun. Allah rızası için sevelim birbirimizi. Aç yatan komşumuz olmasın. Erkekli, kadınlı erdemlerimizi koruyalım. Mutfağımızdaki son lokmayı paylaşacak kadar sadık olalım. Kötülükten, yasak edilmişlerden Allah korkusuyla kaçalım. Ön yargısız, katıksız sevelim birbirimizi. Sabırlı, kanaatkar olalım. Öldürmeyelim, kandırmayalım, kibirlenmeyelim, hasetlenmeyelim. Söylemek yapmaktan kolay ama hayal dedik ya, hadi yapalım.
İşte size Asr-ı saadet.
Alemlere rahmet peygamberimiz(s.a.v) hazretlerinin sonsuz nuruyla yaşanmış muhteşem bir dönem. Artık olmaz demeyin. Efendimizin(s.a.v) nuru hala üzerimizde, siz sadece kalplerinizi uyanık tutun.
Hadi, kendimize bir soralım. Geleceğimizle ilgili bildiğimiz en kesin şey ne ?
Evet… Öleceğimiz.
Ayeti kerimede mealen “ Her nefs ölüm tadıcıdır” Buyurulmuş. Yani ne kadar yaşarsak yaşayalım. Mutlaka ölüceğiz. Bu biz insan oğlunun değişmeyecek gerçeği.
Ölüm… Hazır olanlar için, yeni bir aleme doğum. Sınırlı hayattan sınırsız hayata geçiş. Ne bir kayıp, nede son. Başlangıç. Hazır olmak içinde, yukarıda bahsedilen rüyayı görmek. O hayali hayata geçirmek gerekecek. Ama bu ne baskıyla, ne ayırarak, nede kavgayla olamaz. Önce kendimiz o rüyayı görmeliyiz. Önce kendi evimizin önünü süpürmeliyiz. Önce kendi gönlümüzü eğitmeliyiz. Bir birimiz için bu güzelliği istemeli ve dualanmalıyız.
Bu dünyanın tamamı bizim olsa, ardımızda bırakıp gitmek zorunda kalacağız. Ama diktiğimiz bir tek ağaç bile bizden sonrakilere kalacak. Yazdığımız bir mektup. İyiliğe attığımız her adım. Ebedi olmak varken kim geçici olmayı ister.
Gönüllere sevgi ekmek, saygı yeşertmek lazım. Onun içinde Müslüman ahlakı ile ahlaklanmak lazım. Saygıyı, saygı göstererek kazanmak lazım. Örnekler oluşturmak lazım. Bu hassasiyetle ve bunu görev edinerek davranmak lazım. Her bir Müslüman genci, peygamber efendimizin(s.a.v.) bu zamandaki temsilcisi gibi hareket etmeli, her Müslüman Hz.Osman (r.a) gibi adeletli olabilmeli, Hz. Ebubekir(r.a) gibi sadık, Hz. Osman(r.a) gibi edepli, Hz. Ali(k.v) gibi alim ve kerem sahibi olmalı.
Çok zor değil dostlar, Rabbi zül-celal(c.c) hazretleri “siz bildiğiniz kadarını yapın bilmediğinizi ben öğretirim” buyuruyor ayeti kerimede. Siz bu yolda bir adım atın yeter. Biri beğenir iki adım atar. Siz üzerinize düşeni yapında gerisi kolay.
Allahım bildiklerimizle amel edebilmeyi nasip eyle. Hayırlı ilim,irfan nasip eyle.Amin.

29 Ocak 2009 Perşembe

Hz.Mevlana'nın Gözüyle Oruç!



Sen, orucu, şaşılacak acaip meziyetleri bulunan bir şey olarak bil! Oruç, insana can bağışlar. Gönül lütfeder. Sen, şaşılacak bir şey görmek istersen, oruca şaş! Sen, göklere çıkmak, Mi'rac etmek sevdasındaysan, şunu bil ki, oruç, senin önüne getirilmiş bir Arap atıdır. Oruç, can gözünün açılması için bedenleri kör eder. Senin gönül gözün kör de, o yüzden kıldığın namazlar, yaptığın ibadetler sana o aydınlığı vermiyor, hakikati göstermiyor.Oruç, insan şeklindeki hayvanın hayvanlığını giderir. Bu yüzdendir ki oruç, insanın insanlığını olgunlaştırmaya mahsustur. Aşıkların hayatı, beden matbahı yüzünden kararmıştı. îşte oruç, o matbahları aydınlatmak için çıktı geldi.Dünyada şeytanın karnını deşen bir bıçağa benzeyen oruçtan daha fazla şeytan öldürücü, nefsin kanını dökücü bir şey var mı? Padişahlar padişahının kapısında kendisine gizli, özel bir vazîfe verilmiş, çabucak faydalı olan, kar bağışlayan kim var? Kim olacak? Oruç! Oruç, özlem çekenlerin gönüllerini, canlarını öyle tazeleştirir ki, zavallı balığı bile su o kadar tazeleştiremez. Nefis ile savaşa girişen mücahidin, gönül maksadına ulaşma yolunda oruç, yüz binlerce yardımcı canın yaşayışından daha da iyidir. İslam'ın binası şu beş direk üstüne kurulmuştur: "Kelime-i Şahadet, Zekat, Hac, Oruç, Namaz." Allah' a yemin ederim ki, bu direklerin en kuvvetlisi, en büyüğü oruçtur!Cenab-ı Hakk, bu beş direğin her birinde orucu, orucun kaderini gizlemiştir. Zaten oruç kadir gecesi gibi gizlidir. Midesine düşkün olan, çok mide ağrısı çeker, sızlanır durur. Zaten midesine düşkün olanların talihlerinde oruç yoktur.Oruç, Allah'ın has kullarına Hz. Süleyman'ın saltanatını bağışlayan bir yüzüktür, yahut da taçtır. Onu ancak seçkin kullarının başlarına giydirir. Oruçlunun gülüşü, oruçsuzun secdedeki halinden iyidir. Çünkü oruç, o Rahman'ın sofrasına oturtacaktır. Sen farkında değilsin ama, yemek yediğin vakit, için pislikle dolar. Oruç hamama benzer. Seni maddî ve manevi kirliliklerden, bütün kötülüklerden temizler. Sen, hiç bilgi nuruyla nurlanmış bir hayvan gördün mü? Beden de bir hayvandır. Hayvanın ardına düşüp de orucu bırakma! Sen vahdet denizinden ayrı düşmüş bir damla gibisin. Sen aslına nasıl ulaşacaksın? îşte oruç, sel gibi, yağmur gibi seni alır, denize ulaştırır. Nefsinle savaşa girişince; "Ben orucu öyle ucuza satmam!" diye kendini yere at, ellerini çırp, ayaklarını vur, diret! Nefsin gönlüne musallat olmuş bir Rüstem'dir ama, oruç, onu gül yaprağı gibi tir tir titretir.İçinde ab-ı hayatın gizlendiği bir karanlıktan bahsederler. Aklı başında olanlara o karanlık, oruçtur.Sen, canının içinde Kur'an nurunu istiyorsan, şunu bil ki, oruç bütün Kur'an'ın tertemiz nurunun sırrıdır.Gök sofralarının, ruha mahsus sofraların başına tertemiz kişiler oturturlar. İşte oruç, sana, onlarla bir kaptan yedirir.Oruç seni gün gibi gönlü aydın, canı saf bir hale kor. Sonra da padişahla buluşma bayram gününde varlığını kurban eder, seni varlıktan ve benlikten kurtarır.Oruç ayına girdiğin zaman, o aya kavuştuğun için Hakk'a şükrederek, sevinerek, neşeli olarak gir! Çünkü Ramazanın gelişinden üzülenlere, gamlılara oruç haramdır. Onlar, oruca layık değillerdir.

28 Ocak 2009 Çarşamba

HACI MUHTEREM EFENDİ BABAMA

Dünyaya gelme sebebim,
tövbeye nasibim,
eteğine çok geç yapıştığım hocam,
geç bulup erken kaybettiğim,
feyzim,
ışığım,
babam.
Biz senden canı gönülden razıyız, Allah (c.c) hazretleri de razı olur inşallah.
Senen yaklaştı, acı daha bir ağırlaştı. Sevgiliye yürüyeli bu günle, şunca gün oldu. Hala teheccüdler de odana bakıyorum. Tıkırtın var mı ? diye dinliyorum.
Senin gibi olmayı öğrenemeden, ayrıldık. Ardından çok denedim, denedikçe gördüm ki, yaşadıkça anladım ki, sen ve senin gibiler özel insanlarmışsınız. Sen ki benim bildiğim, kırk sene hiç teheccüd atlamadın, sen ki yaz kış demeden, haftanın iki günü orucunu hiç bırakmadın. Ne bir namaz kaçırdın nede kulluğunu unuttun.
Biz bilemedik, biz seni göremedik. Gözlerimiz kördü, kalplerimiz karaydı, kulaklarımız sağırdı. Ne dediğini duyduk, ne yaptığını gördük, ne anlattığını anladık. Tam anlar gibi olduk sen sevdiğine teslim oldun, yaşarken yaptığın gibi ölürken de razı oldun.
Ama ben seni daha başımın üstünde taşımamıştım ki baba,
daha ben senin istediğin gibi, olamamıştım ki. O kısacık zamanda olanlarda, anlıyorum ki senin duan ve feyzindenmiş.
Geçenlerde, epeydir buralardan uzak bir dostun ziyarete geldi. Yüzüme sana bakar gibi baktı, ellerimi seninkileri öper gibi öptü. “Ne kadar benzemişsin babana” dedi. Ezildim. Konuşamadım. Senin gibi olmak kolay mı be, baba. Sana benzemek kolay mı ?
Mahallede ki berberin küçük oğlan yapıştı paçama, geçen gün. “ Hacı dede gitti, çukulatalar bitti.” Dedi. Çocuk kalbinin düzlüğüyle.
Sadece ben değil baba, yedisi de özledi seni, yetmişi de.
Dedem için anlatırdın, her gün bir kese kağıdı Akide şekeri dağıtırmış, sen gofret dağıtırdın. Ben gülücük bile dağıtamıyorum. Hayırsız çıktık be baba. Sana layık olamadık.
Mekanın cennet olsun.

19 Ocak 2009 Pazartesi

sus...


Sessizliğin sustuğu, susuzluğun susadığı o an, Allah’tan ki demin de kaldı. yırtılıveren karanlığın arkası sadelik, sadeliğin arkası renksizlik idi. Renk yalnız nura susamış beyazlıkta. parlamak ta değil bu aklanmak, aklandıkça yürek paklanmakta.
- Nur bu olsa gerek dedi benlik apansız.
Sesinde mi alay vardı. sessizliğinde mi bilinmedi. zaten bilinecek yerde değildi ya ,burası. Her şeyin yittiği ama yiterken çoğaldığı, bittiği ama biterken bollardığı, yokluğunda, varlığında anlamının olmadığı, nurun sönük kaldığı, ihtişamın yitiklik olduğu, fakrın zenginlik olduğu bir yer... belki hiç biri değil sadece düş. bura da düşde yok düşünmekte yok gibi, sanki his her biri. uzaktan biteviye hiç durmadan devam eden bir tek
- Allah,Allah,Allah,
Tek
Bir
Hep
O na dalınca gönül ,bulanıyor his. Sanki aralanıyor parlaklık, yoksa daha mı parlıyor.
Yetmiyor göz, yetmiyor bilinen, yetmiyor duyulan, gönül yardıma gelse ya. Gelmez ! gelirmi hiç ? , o sevidiğinin tekrarında. Akıl düşünmekte, onu aşmış boyut.izni bu kadar. Bazen en iyisi sükut.

12 Ocak 2009 Pazartesi

Özel günler ve özel başlangıçlar...


Muharrem ayı, diğer üç ay recep,şaban ve ramazan aylarıyla birlikte özel aylar olarak anılmakta kuranı kerimde. Bu aylarda, feyiz, rahmet ve bereket artmaktadır. Rabbimiz af kapıları sonuna kadar açılmaktadır. Bu dört ay da Allah-ü teala hazretleri daha dikkatli olmamızı ve daha az kabahat işlememizi öneriyor. Af kapıları sonuna kadar açık. Daha dikkatli olun ve daha fazla tövbe edin ki ziyanda olanlardan değil kazananlardan olabilesiniz.

Diyelim ki, Müslüman yalan söylemez ama, biraz abartma huyumuz var. Hani anlatırken bir anda kaçıveriyor ağzımızdan. O anda geriye adım atamıyoruz da o öyle gidiveriyor ya, işte ondan bahsediyorum. Aslında dönülemeyecek bir şey yok ama, o anda yenik düşüveririz nefsimize. Yada kendimiz fark etmeyiz bile bazen, eşimiz çocuklarımız uyarır. Tam orada hemen euzü besmele çekmek lazım. Bu sizin şeytandan ve nefsinizden Allah c.c hazretlerine sığınışınızdır. Hemen İçimize dönüp pişman olmak lazım. Bu dedikoduda da, abartıda da, yanlış olan her şeyde geçerli. Tövbenin gerçekten içinize işlemesi lazım ki, tövbe bozulmasın. Zaten içinizden onaylamadığınız, evet bu yanlıştır, bu yapılmamalıdır demediğiniz hiçbir şeyden vazgeçemezsiniz ki, o hatadan dönemezsiniz ki. Binlerce kez tövbe etseniz de kendinizi haklı gördüğünüz sürece o beladan kurtulamazsınız.
Gelin, bu muharrem ayı bitmeden, bize kötü gelen, beğenmediğimiz, yasaklanmış, huylarımızın birinden vazgeçmiş olalım. O hatayı tekrarladığımızda hemen pişman olalım,rabbimize sığınalım, tövbe edelim. Ve akşam yastığa başımızı koyduğumuzda dervişler gibi kendimizi hesaba çekelim. Ama öyle iltimas geçerek, yumuşak davranarak değil. Sen bunu bana nasıl yaparsın diyerek. Paylayarak,haşlayarak. Kavga ederek. Sonrada azap görenlerden olmaktansa, erken erken pişman olanlardan olalım. İslam dini eğer bir şeyi yasakladıysa, beğenmediyse yada övmüyorsa mutlaka ama mutlaka çok haklı bir sebebi vardır. Siz bilmiyor olabilirsiniz ama mutlaka mantıklı bir açıklaması vardır.
Bir birimize bu konuda yardımcı olalım. Kırmadan, nefsini kabartmadan yumuşacık, ama sadece Allah rızası için uzatmadan uyarıverelim bir birimizi. Gelin kendimize yardımcı olalım, sarsalım kendimizi, kendimize gelene kadar. Acımasızca eleştirelim. Allah’tan korkmaya davet edelim.
Bu özel ayı kendimiz için daha da özel hale getirelim. Ama durmayalım. Eğer küçücük bir hatamızı düzelttiysek bile, bundan yüz bulalım ve daha büyük hatalarımızı düzeltme peşine düşelim. Peygamber efendimizin yüce ahlakını hedefleyelim. Yapamasak ta yolunda oluruz.
Şu da aklımızdan hiç çıkmamalı. Alemlere rahmet peygamber efendimiz şöyle buyuruyor. “Günahlarına tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”

Her şeyin doğrusunu yalnızca Allah bilir.

Yarabbi, Nefsimizin bütün kötü hallerinden sana sığınırız, onlardan kurtulmayı nasip eyle. Ömrümüzün kalan kısmını, geçen kısmından hayırlı eyle. Bu cahil günahkara da merhamet eyle.Amin.

5 Ocak 2009 Pazartesi

AŞURE GÜNÜ(MUHARREMİN ON'U)




Rabbime hamd, Rasul-ü Ekrem efendimize ve Eshabına selam ile başlarım.



Tarih boyunca bir çok önemli olayın gerçekleştiği, rahmet ve bereketin arttığı mübarek bir gün. Hz. Adem a.s.mın affedildiği, Nuh tufanının bittiği, kızıl denizin yarılıp ta firavunun yok olduğu, peygamber efendimiz s.a .v hazretlerinin hicreti başlattığı ve kıyametin kopacağı gün. Sırlarla dolu özel bir zaman dilimi.

Her zamankinden fazla ibadet edilecek bir gün. Sadece ibadet yeterlimi ? yüz yıllardır bu topraklarda aşureler pişirilir. Konuya komşuya dağıtılır. Erzaklar düzülüp fakire fukaraya garibe gureba ya dağıtılır. Yeterlimi ? yetmemeli. Hadi abuk sabuk günlerde medyanın dolmuşuyla yaptığımız ziyaretleri de ekleyelim bunlara. Ama bu sefer Müslümanlar için özel olan bir günde Allah rızası için yapalım.

Önce kendi yaşlılarımızdan başlayalım. Hicri takvimin birinci günü bu gün. Yeni yıla ümit olsun. Ama beklide o büyüklerimizi son görüşümüz. Son defaymışçasına bir sarılalım. Çekelim kokularını içlerimize. Sonra pişman olmaktansa seneye yeniden tekrarlamanın hazzına erelim. Hastanelere koşalım. Kimsesiz hastaları gözetelim. Hakka yürümüş babamızın yerine öpelim ellerini. Anamızın yanağını okşar gibi bakalım yüzlerine. Çocuk esirgeme kurumlarına koşalım. Belki bir şeker belki bir çukulata elimizin erdiğince. Okşayalım başlarını. Orada bizde olabilirdik. Hani dilim varmıyor ya bizimkilerde olabilirdi. Beklide bizim son günümüz.

Güneşimiz,ışığımız,efendimiz Muhammet Mustafa s.a.v hazretleri “o gün bir yetimin başını okşayana saçları sayısınca sevap yazılır” buyuruyor. Bundan mahrum kalmayın. Onlarda mahrum kalmasınlar. Mahrumiyetlerine bir yenisini de siz eklemeyin. Koşun…

Her şeyin doğrusunu bilen rabbime hamd ederim.

4 Aralık 2008 Perşembe

MİSAFİR AĞIRLAMAK


O çok katlı gökdelenin, en manzaralı ve lüks ofislerinden birinde. Cam kenarına yerleştirilmiş, bilmem kaçıncı yüzyıldan kalma çalışma masasına ayaklarını uzatmış, elinde ki amerikan futbol topuyla oynayan, bilmem kaç bin dolarlık ayakkabılarının tabanını bizlere layık gören, milyarder iş adamı. İçeri giren ortağı yada iş arkadaşına başını arkaya atarak gülümser ve “ İşlerini bitirdik” der.

Sahne çok tanıdık geliyor hepimize. O kadar tanıdık ki üzerinde bile durmuyoruz belki. Hatta bu sahneyle, gerçek hayatta karşılaşmış bile olabiliriz. Amerikan laçkalığının milletçe beynimize kazınması. “Amaaan sende bırak adam istediği gibi otursun” diyeniniz olmuştur. Bu görüntü bizi anlatamaz belki ama bir süre sonra biz oluverir. Hikayede bahsedilen zengin, saygın iş adamı bunu yapabiliyorsa sizin kızınız yada oğlunuz neden yapmasın. Yada misafir geldiğinde ayağa kalkmasını yada kapıda karşılamasını nasıl bekleyeceksiniz yeni nesilden. Peki. Çok mu önemlidir bu ? Evet hem de çok ama çok önemlidir. Eğer İslam’ı yaşamayı seçtiysen hayati bir önemi var. Önce geçmişe bakalım. Örnek aldığımız büyüklerimiz acaba neden bunun üzerinde bu kadar durmuşlar ? ve neden, bu görsel sanatlar sektörünü elinde tutan zihniyet bununla uğraşıyor ?
Peygamber efendimiz (ağaçların yapraklarınca selam üzerlerine olsun), kızları dahi odasına girse ayağa kalkarlar, gülümserler ve mutlaka onları iltifat buyururlarmış. Evlerinde olsunlar mescitte olsunlar misafirlerine mutlaka kendi elleriyle hizmet ederlermiş. İkramları bittiğinde de boş buldukları bir yere otururlarmış.
Makama ihtiyaç yok, gönüllere taht kurulmuş. Hizmetçiye gerek yok Müslüman Müslüman’a hizmeti ibadet bilir. Fahri kainat efendimizin söz ve fiillerinin tamamı bize sünnet olduğuna göre, saygı,iltifat,hizmet ve edep bize sünnet demek ki.
Bunun o sinema sahnesiyle ne alakası var demeyin. İnceden bir düşünmek lazım. Alemlere rahmet efendimiz, bu zamanları ahir zaman olarak tanımlamış ve bir sünnetinin bile kaybolmaması, eksik edilmemesi gereğini ısrarla vurgulamıştır. Kim ki bu zamanlarda bir sünnete sımsıkı sarılırsa o kurtulanlardan olacaktır. Her şeyin doğrusunu bilen, merhametli rabbime hamd ederim.

27 Kasım 2008 Perşembe

MODERN TOPLUM VE BİZ

Modern dünyanın öğretisi, bizlere istisnasız her şeyin merkezine kendimizi koymamızı öğretir. Kader yoktur, rastlantı yoktur. Çalışırsan, ödün verir ve alırsan elde edersin. Ne ekersen onu biçersin. Daima ben ben ve ben. Ben kazandım. Ben istedim. Ben yaptım.
Çok güzel. Peki bu kadar merkezde olan. Her şeyi yapabilen modern toplum neden bu kadar mutsuz ? Neden uzak doğuda kitabı olmayan felsefi dinlerde arıyor huzuru ? Neden bu kadar çok uyuşturucu kullanıyor ? Neden en küçük toplulukları yani aileyi ayakta tutamıyor ? Çok çalışıyorlar, kazanıyorlar, harcıyorlar. Mutlu olmaları gerekmez mi ? Mutlu görünmeleri gerekmez mi ? Bir Avrupa ülkesine gitmediyseniz bile en azından toplumsal belgeseller izlemişsinizdir. Dünyanın en zengin ülkeleri, en zengin kültürleri ! caddelerde gülümseyen mutlu insanlar görebildiniz mi? Göremezsiniz. Mutlu olmalarına imkan yok. Ancak sinema filmlerinde milyon dolarlık kahkahalar duyabilirsiniz. Aşık bile olamazlar. Her şeylerinde olduğu gibi aşk bile maddeden ibarettir. Ananenizin dedenize kelimeye dökmeden gösterdiği edepli aşkı, fedakarlığı,benimsemeyi bulamazsınız.
Çok değil yarım asır sürmez bizde de yok olup gidecektir. Çünkü modern tarzda yetiştirildiğimizi düşünen bizlerde aynı yolun yolcusuyuz muasır medeniyetlerle.
Oysaki Alemlere rahmet peygamber efendimizin, denizlerdeki kumlar sayısınca selam ve rahmet üzerlerine olsun, Mübarek eşi Hz.Hatice annemiz, peygamber efendimiz çöldeyken gölgeye bile girmeyi reddeder. Görülmemiş bir fedakarlıkla dönmesini çatıda beklermiş. Bilenler bilir bilmeyenlerde inkar eder, İslam dini ve terbiyesi önce vermeyi, daima vermeyi, yoksa bile verme özlemiyle yanıp tutuşmak üzere kuruludur. Ben, benlik, bencillik yoktur. Karşındaki için istemediğin hiçbir şey sana yar olmaz. Saygı göstermeden saygı göremezsin. Belki korkulursun ama gücünü yitirdiğinde unutulursun.
Efendim, bu fakir, şu ahir zamanların karanlığını aydınlatanlardan, tatlıcı Ali Öztaylan efendi hazretlerinin dizi dibinde oturmak, hizmet etmekle nasiplendi. Yüce rabbimin rahmeti üzerlerine olsun,Ali Amcamız hep anlatırdı. “Osmanlıda büyük kardeş küçük kardeşe saygı duyar ve gösterirdi. Bilirdi ki onun yaşı küçüktür günahı benden azdır. Küçük kardeşte büyük kardeşe onun ibadeti benden fazladır, benden daha fazla hizmeti vardır diye saygı duyar ve gösterir idi.” Edebe bakınız. Düşünme tarzına bakınız. Buradan mutsuzluk,ayrılık gayrılık, senlik benlik çıkar mı ? Merak edenleriniz için Ali amcamız, Peygamber efendimizin ahlakıyla ahlaklanmış, İslam adabıyla yaşamış, her dinden ,her mezhepten, her meşrepten insanın koşarak geldiği, ziyaret ettiği bir Osmanlı beyefendisiydi. Son rahatsızlığında hastaneye kaldırılırken gelen ambulanstaki görevlilerin ve etrafındaki bizlerin ellerini okşayarak. O hasta ve bitap haldeyken bile “ Sizlere eziyet verdim işlerinizden aldım. Lütfen haklarınızı helal ediniz. Ben kendim gitmeye çalışırdım. Lütfen rahatsız olmayınız” diyebilecek kadar beyefendi bir gönül ehli idi.
Mutluluk ne parada ne pulda ne de dünya nimetlerinde. Mutluluk saygıda, sabırda,edepte. Yüksek hayaller, uç istekler, büyük hedefler maalesefki bizleri daha da mutsuz ediyor. Oysa kanaat, sabır ve edep bir çok modern sıkıntının ilacı.
İş bu fakirin kimseye akıl verecek, doğruyu öğretecek ne ilmi nede basireti vardır. Söylediklerimiz kendi nefsimizedir. Rabbi zülcelal hazretleri bildiklerimizle amel edebilmeyi nasip eylesin.