GÖNLÜ TAHT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GÖNLÜ TAHT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2009 Pazartesi

GÖNLÜ TAHT ...b7 DEVAM YAZISI

“Sizler hakkınızı helal edin o zaman. Bilemediğim için. Siz o hocalarınıza götürün beni.”
“Siz konuyu bir anlatın isterseniz.”
Bir nebzede olsa rahatlamıştı. En azından bir başlangıç olabilirdi. Köyden sahafa rüyalara tüm olanları eksiksiz anlattı. Gençlerin dinlerken heyecanlandıklarını görebiliyordu. Sustuğunda uzunca bir sessizlik oldu. Gençler tam arkasındaki bir yere doğru bakıyorlardı. Oda bakmak için döndüğünde bembeyaz sakallı, kapkara kaşlı, gök mavisi gözlü adamla göz göze geldi. Korkmamıştı ama elinde olmadan irkildi. Adam yüzüne değil de taa içinde bir yerlere bakıyor gibiydi. Utandı. Kendisini hiç bu kadar çıplak hissetmemişti. O Gülümsedi, gülümseyince sanki o an gülümsedi. çok sessiz zor duyulabilecek bir sesle konuşmaya başladığında içinde bir şeylerin yükseldiğini,taştığını hissetti. Sanki o değil de başkası çok uzaklardan konuşuyor gibiydi. Ta içten gönülden gelen bir fısıltı gibiydi. Ama tezat bir şekilde her sözü her kelimesi duyuluyordu. Etrafındaki gençlerde aynı huzur ve huşu ile duruyorlardı. Bükük boyunları daha bir saygılanma da bükülmüştü.
“ Anlattıklarınıza kulak misafiri oldum. Gençleri bu kadar heyecanlandıran sohbeti merak etmiştim.”
Sanki aradığı kelimeyi bulamıyormuşçasına sustu. Eyüp sultan hazretlerinin türbe çatısında bir noktaya dikti gözlerini. Boynu büküldü, bir bilinmeyen meşferette, bir büyüğün huzurundaymışçasına bekledi, dinledi.
“ Siz yarın, sabah namazında burada olun, eğer lütfederlerse sizi bir büyüğümüzle tanıştırmak istiyorum. Her şeyin en doğrusunu rabbim bilir, birde lütfettiği evliya kulları. Aradığınızı bulmanız için dua edelim. Hayırlı günler.”

Geldiği gibi sessizce uzaklaştı. Genç gurubu, türbeye girmek adamın peşi sıra gitmek arasında ikirciklendiyse de türbede karar kıldı. Onlarda gidince bir rüyadan uyanırcasına o ana geri döndü. Hemen yakınındaki banka çöküverdi. Neydi o yaşadığı bir anlam veremedi. Başka bambaşka duyguların doğum sancısıydı sanki. Sabah namazı diye düşündü. Cevaplara birkaç saat kala aradığının cevaplar mı o adamın yanında yaşadığı engin sükunet miydi ayırt edemedi. Hiçbir şey umurunda değildi. O adamın peşine takılıp o nasıl öyle olduysa öyle olmak. O ne yaşıyorsa onu yaşamak için yanıp tutuşuyordu. Gözlerini yumup kendini dinlemek istedi. Rüyalarda gördüğü dede belirdi göz kapaklarının karanlığında. O hüzünlü bakışlar yerini sevgiye bırakmıştı. Coşkulu bakışlardaydı gözleri. Durmaması gerektiğini anladı.

KABRİSTAN

Gökyüzünün kızıl aydınlığı, İstanbul’un üzerini örterken girdi şehitliğe derviş. Alacakaranlık yüz yıllara şahitlik etmiş mezar taşlarını sarmalarken, yer yer nur huzmelenmeleri görüyordu. Bazı mübareklerin mezarlarında birer fener gibi nur topakları belirmişti. İlk kez böyle bir şey yaşadığından üpertilerle karışık bir hayretle yürüyordu. Huzmelerin mihmandarlığında şeyhinin makamına ulaştı. Rüyalarda birkaç kez görmüştü. Ama bu kez capcanlı karşısındaydı. Sevgi ve edeple yüzüne baktı. Sanki gözleri yanmıştı. Hemen indirdi balkışlarını. El pençe divan durdu. Bekledi. Yıllardır, her rabıtasında hayallediği nur, şeyhinin kalbinden bir çağlayan misali akı verdi gönlüne. İçi ısındı, yandı ,kavruldu ,yok oldu. O yoklukta bir tek şeyhi vardı. Dünya bitmiş gitmişti. Çok uzaklardan geliyormuş gibi başlayan zikrullah, giderek yaklaşıyordu. Sonunda kulaklarını sağır edecek düzeye erişti. O zikre teslim oldu. Artık tüm vucudu, her uzvu ayrı ayrı zikirlenmede, ayrı ayrı coşmadaydı. Yerden yükseldiğini duyumsadı. Hızla yükseldiğini hissediyor ama göremiyordu. Ezanı Muhammedi çınladı her hücresinde. Nurdan bir sarayda, nurdan bir şadırvanın önünde buldu kendini. Musluklardan akan su değil nuru muhammediydi. Kana kana abdestini aldı. Yudum yudum içti. Böyle bir şey tadmamıştı şimdeyece. Saflanmaya başlayan cemaatin arasına karıştı. Yanında, berisinde kim varsa hepsi tanıdık gibiydi. Kime baksa adı sanı aklına geliveriyordu. Ön saflara doğru, bakınca yüreği patlayacak gibi oldu. Bütün Nakşibend-i hazeratı mihrapta oturan peygamber efendimizin hemen arkasında saftutmuştu. Şeyhi el sallayarak yanındaki boş yeri gösterdi. Yanından geçtiği şahsiyetleri tanıdıkça ön safa ilerlemek eziyet haline gelmişti. O kimdi ki bu mübareklerin önünde namaz kılacaktı. Fıkhi olarak bir sorun değilse de bunca sene takındığı edebe aykırıydı. İçinden Allah’ım sen doğrusunu bilirsin. Şeyhim emretmeseydi bu küstahlığı yapmazdım, diye tekrarlıyordu.
Kılınmış hiçbir namaz böyle olamazdı. Her rükün ayrı bir ibadetti. Ayrı bir namazdı, bambaşka bir güzellikteydi. Hiç bitmesin istiyordu. Namaz bitip te cemaat dağılmaya başladığında yine görüşü kayboldu. İniş başlamış gibiydi ama daha yavaştı. Yer yer uzaktan da olsa bazı makamlar görünüp kayboluyordu. Yine her görülen makam kime aitse biliniyordu. Şeyhinin makamına geldiklerinde ilk kez konuştu. Dil ile değildi anlatılanlar. Canı gönülden her söyleneni her gösterileni nakşetti yüreğine. Kendisi gibi bir günahkarın, cahilin niye bu lütuflara mahzar olduğu da gösterildi. O zaman anladı ki, doğru insanlara hürmet etmiş, sabırla sadakat göstermişti. İbadetlerini aksatmamış,itaatle hizmet etmişti. Şimdide mükafatını görüyordu.
Kendine geldiğinde, şeyhinin kabrinin üzerinde yatmakta olduğunu fark etti. Hemen toparlanıp kendine çeki düzen verdi. Abdestini tazeledi. Saatine baktığında hayretler içinde kaldı. Neredeyse tehecüt vakti geçmek üzereydi.


SABAH EYÜP SULTAN

Birkaç kendinden geçiş haricinde hiç uyumamıştı. Sabah ezanını Eyüp sultanda dinlemişti. Gerçi hayatında beklide ilk kez dinlememişti de yaşamıştı. Ezanın ne olduğunu, ne demek olduğunu, ezanın sözlerde değil, makamda değil, güzel seste hiç olmadığını fark etmişti. Hemen hemen iki yıldır vaktinde değilse de namazlarını eksiksiz kılmaya çalışmıştı, ezanlar beklemiş, dinlemiş hepte anlamadığından, Arapça olmasından yakınmış durmuştu. Bu kez anlamıştı. Kalbinde, zihninde, ruhunda dinlemişti. Anlamından çok ötede hislerdeydi. Böyle bir davet, böyle bir çağrı beklemiyordu doğrusu. Kadınlar bölümünde namaza dururken de bir başka durmuştu namaza. o bambaşka davetin, bambaşka namazları kılınmıştı yüreğinde. Namazın sonunda hafız efendiyi beklerken de zamanın pek farkında değildi. Etrafının da. Sadece aksakallar arasından çıkıvermiş, ak ap ak sesi takip etmişti. Sadece camiinin avlusundan çıkarken sanki üzerine projektör tutulmuş gibi aydınlanmış, ap aydınlık adamı fark etmişti. Çok tanıdıktı ama daha önce hiç görmemişti. Sanki ordaydı ama yoktu. Takip etti sakin ölçülü ama süratli adımları. Dar sokaklar, yokuşlar. Bir biri üzerine yaslanmış duvarlar. Sonunda durdu.
“ Buyurunuz kızım. Evin hanımı sizi bekliyor. Allah yar ve yardımcınız olsun.”
DEVAM EDECEK....

8 Nisan 2009 Çarşamba

GÖNLÜ TAHT ...b6 DEVAM YAZISI

Derin bir nefes aldı. Besmele çekti. İlk adımıyla birlikte her şey ayan oluverdi. Artık biliyordu. İçine dolu vermişti bilmesi gerektiği kadarı. Yol boyunca hep yarı uyur yarı uyanık haldeydi. Bir sekr hali gibi olsa da daha bilinçli hissediyordu kendini. Onu tek üzen ne düşünürse düşünsün bir kadın geliyordu gözlerinin önüne. Ayırt edemedi. Anlayamadı. Rabbine sığınıp, tövbeler etti. Sonunda savaşmaktan bıkıp bıraktı kendini. Efendi hazretlerinin kabrinin başında yan yanaydılar. O zaman anladı ki bekleyeceği oydu.




Aynı saatlerde /İstanbul


O sahaf dükkanını kızgınlıkla terk ettiğinden beri kitaba elini sürmemişti. Normal hayatına dönmeye çalışmıştı. Ama rüyalar hiç bitmiyor, sürekli aynı şeyleri tekrar tekrar görüyordu. Sadece o dedeyi bir kez görmüştü. Uzaktan hüzünlü, kırgın gözlerle kendisine bakmıştı. Dakikalarca hiç göz kırpmadan. Ve o bakışlar o andan beri hiç gözlerinin önünden gitmiyordu. Çevresindeki, tüm insanları seferber etmişti. Kimse ne olduğunu anlamıyordu. Mahalle camisinin imamına bile gitmişti. Adamcağız sadece “ rüyada evliya görmek iyidir kızım. Siz bir gönül ehline müracaat edin” demekle yetinmiş ve kaçarcasına uzaklaşmıştı. Şimdi o sahaf dükkanına yeniden dönmüştü. Kapalı kepenklerin önünde yaklaşık bir saattir bekliyordu. Ne gelen vardı ne giden. Komşulardan da bir merak eden çıkmamıştı. Oda soramıyordu. Birden aklına Eyüp sultana gitmek geldi. Oralarda hep sarıklı, cübbeli adamlar görürdü. Belki bir tanesi aradığı gönül ehlini bulmasını sağlardı. Hemen bir taksi çevirdi. Çok yorgun hissediyordu kendini. Gitmek istediği yeri söyleyip gözlerini yumdu. Uykuyla uyanıklık arasında, dedenin gözleri ve birkaç gündür sürekli gördüğü genç imam geldi gözlerinin önüne. Adama imam diyordu ama sadece görüntüsü sebebiyle. Çember ve yeni aklar düşmüş kısa sakalı, temiz tertipli hali onun imam olacağı düşüncesini getiriyordu. Taksi şöförünün sesiyle irkildi.
“ Geldik abla. Buyrun”
Ücreti ödeyip indi. Biraz ilerideki camii kapısı her zamanki gibi ana baba günüydü. Haline şaşıyordu. Nelerin peşinde koştuğuna hayret ediyordu. Türbenin kapısı çok kalabalık olduğu için cami kapısına yöneldi. Cemaat camiden taşmış avluda serilmiş hasırların üzerinde namaz kılıyorlardı. Mecburen bekleyecekti. Bir köşeye çekilip gözüne birini kestirmeye çalıştı. Her yaştan insan vardı. Aradığı tipe uygun olanlar hep gençlerdi. Uzun simsiyah sakallarıyla, başlarındaki gösterişli sarıklarla, biraz ürkütüyorlardı insanı. Daha yaşlıcana birini seçmeyi düşündü ama göremedi. Gençlerin içinde en temiz yüzlüsünü seçti. Cemaat namazını bitirmiş dağılmaya başlamıştı. Avludan çıkmak isteyen önünden geçmek zorunda kalıyordu. Ama seçtiği genç türbeye yöneldi. Gözden kaybetmekten korkarak, kalabalığın ortasına daldı. Allahtan ki cami cemaati hanımlara saygılıydı. Kalabalık yarılarak kendisine yol veriyordu. Türbenin girişinde yakaladı genç gurubunu. Kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Sıraya girerlerken tam arkalarına gelmeye özen gösterdi. Bir birlerine davranışları, konuşmalarındaki sakin edep, telaffuzlarına şaşırmıştı. Cahil gençlerle karşılaşacağını düşünmüştü oysaki. Cesaretini toplayıp,
“ Bir dakika delikanlı bir şey danışmak istiyorum.” Dedi. Sesimi yüksek çıkmıştı. Beklemedikleri için mi irkilmişlerdi bilemiyordu ama gurupta huzursuz bir kıpırdanış olmuştu. Soruyu direk gözüne kestirdiği gence bakarak tekrarladı. Genç gözlerini hemen yere indirdi. Ona doğru bakmak istemiyordu. Rahatsız olmuştu. İçinden yükselen kızgınlığı denetlemeye çalıştı. Neyim ben diye düşündü. Çirkinmiyim, kötümüyüm, nedir bu kaçış. Gülümsemeye çalışarak,
“ Biliyorum pek uygunsuz davranıyorum ama çok zor durumdayım. Bir gönül ehline ihtiyacım var.”
Hepsi birden mahcup mahcup gülümsediler. Hemen yanındaki konuştu.
“ Ah be bacım. Hepimizin bir gönül ehline ihtiyacımız var. Ama böyle de bulunabileceğini sanmıyorum. Eğer nasibinizde varsa o size bir şekilde ulaşır.”
“ Bakın. Anlatmama izin verirseniz ?”
“ Estağfirullah efendim, biz acizlerin iznine ihtiyacınız yok”
“Yani biraz tedirgin odlunuzda ben konuşuverince”
“Tedirginlik değil efendim. Bunun sizinle bir alakası yok. Bizler hafızlık eğitimi alıyoruz. Başımızdaki hocalarımızın tavsiyesi üzerine hanımlarının yüzüne bakamıyoruz. Onun için hakkınızı helal ediniz. Sizi tedirgin etmek yada üzmek istemezdik.”
Hiç beklemediği bir açıklamaydı. O islamda kadının namahrem olması konusunda bir nutuk bekliyordu. Hemen kendini toparladı.
“Sizler hakkınızı helal edin o zaman. Bilemediğim için. Siz o hocalarınıza götürün beni.”
“Siz konuyu bir anlatın isterseniz.”
Bir nebzede olsa rahatlamıştı. En azından bir başlangıç olabilirdi....

24 Şubat 2009 Salı

GÖNLÜ TAHT ...b5 DEVAM YAZISI

Son anda dönüp kitabı aldı. Bir kişinin demesiyle korkacak değildi. Elbet başka birileri bulunurdu yol gösterecek.


TAHT-I REVAN

Haftada üç kez hiç aksatmadan geldiği ve başında daima dualar ettiği kabir bir başkaydı bu gece. Sanki hareketli,sanki canlı gibiydi. Mermer mezar taşı bir başka parlamada, bir başka ışıldamadaydı. Yüz küsur yıllık taş, cilası yeni bitmiş gibi pırıl pırıldı. Bir sütun halinde nur akıyordu üzerine sanki de, onun yansımaları şavkıyordu her yere. Derin bir huşu ve huzur duydu. Tüm ağırlığını yitirmiş, bir toz zerresi uçuşmasında hissediyordu. Önünde uzanıp denize giden yol ortasından yırtılıverdi. Sanki perde kalkmış uzaklar yakın olmuştu. Başka bir kabristan göründü yolun sonunda. Tanıyordu burayı. Daha önce ihvanla gittikleri efendi babanın yattığı mezarlık ayan beyan gözlerinin önündeydi. Sanki kapılar açılıvermişti de, tüm günahkarlığıyla ortada kalakalmıştı. Utandı. Sanki efendi hazretleri de kendisini görüyormuşçasına çekindi. Çöktüğünü sandı olduğu yere. Gözlerini sımsıkı yumdu. Ama hala görebiliyordu. Göz kapakları şeffaftı sanki, mezarlığın girişindeki cami geldi burnunun dibine. Önünde bekliyordu. Kendisini orada gördüğüne hiç şaşırmadı. Gülümsedi kendisine. Göz göze geldiler.

Gözlerini açınca o ana geri döndü. Mübareğin kabri hala ışıldamalarda ama hareketsizdi. Ağırlığını hissetti. Kendi vücudu ne kadar ağır gelivermişti. Yorgun ama mutlu hissediyordu kendini. Duasını bitirip yola koyuldu. Gördüklerinin ne anlama geldiğini düşündü. Hemen içine oraya gitmesi gerektiği yerleşti. Efendi baba kendisini çağırıyordu. Mutlaka gitmeliyim. Hemen sabah ilk gemiyle diye düşündü. İçini bir sıkıntı kapladı. Sabahta değil hemen gitmeliydi. Önce ihvanı haberdar etmeliydi. Bakalım onlarda olaya vakıf olmuşlar mıydı. Maazallah kendisi yanlış anlamışta olabilirdi. İlk Hüseyin efendiye gitmeliydi. Eğer bir şey varsa önce ona malum olurdu. Yolunu değiştirip onun dükkanına yöneldi. Sokağın ucundan gelen omuydu. Hızlı hızlı hiç alışkın olmadıkları bir telaş ile geliyordu. Hacı Hüseyin efendiyi ilk kez o sakin ve duru halinden farklı görüyordu. Adının seslenildiğini duydu hacı Halil amcaydı. İhvanın ikinci önemli ismi. Oda aynı telaşla koşturmadaydı. İlk kez içine korku geldi. İhvanın en genci olarak genelde bu insanların hizmetiyle meşkul olan, kendi halinde biriydi. İki önemli büyüğünün de ona koşturması ister istemez telaşlanmasına sebep olmuştu. İlk yanına ulaşan Hüseyin efendi oldu, vakar bir gülümsemedeydi yüzü.
“ Gözün aydın, perden kalktı. Çok önemli bir vazifen var. Al şu parayı bulduğun ilk araçla hemen İstanbul’a git ve hiç oyalanmadan sakızağacı şehitliğine efendi babanın kabrine var. Orada bekle.”
Ne diyeceğini ne yapacağını şaşırmıştı.
“Neyi bekleyeceğim ?”
“Sana bildirirler yada içine gelir. Düşünme sadece yap. Bundan sonra kılavuzun onlar.”
O onlar kelimesi kalbinde patlamıştı sanki. Halil amcada yanına gelip sırtını sıvazlamaya başladı,
“Maşallah, maşallah. Rabbim feyzini arttırsın. Biz bu dereceleri yirmi yılda bulduk. Bak sana gencecik nasip oldu.”
“Allah razı olsun Halil amca. Ama ben …”
“Hadi konuşacak, düşünecek bir şey yok. yolun açık olsun. Unutma, sünnetten, edepten zerre uzaklaşmak yok. merak ettiğin her şey kalbinde. Tüm anahtarlar orada. Sen kulluğunu unutmadığın sürece cevaplar hep sana gelecek. Daima rabıta üzeri ol. Her ne durumda olursa olsun önce ibadetlerin. Allah yolunu açık etsin, büyüklerimiz yolunu aydınlatsın.”
Derin bir nefes aldı. Besmele çekti. İlk adımıyla birlikte her şey ayan oluverdi. Artık biliyordu…

11 Şubat 2009 Çarşamba

GÖNLÜ TAHT ...b4 DEVAM YAZISI

“ Aman kızım o bardağı koymayalım oraya, o bizler için çok kıymetli.”
Eli havada kalmıştı. Böyle durumlarda oldu olası ne yapacağını bilemezdi. Yaşlı adam yavaş ama güçlü adımlarla masanın başına geçti. Kitabı torbasından çıkardı. Sürekli dudakları kıpırdanıyordu. Bir bebeği okşarcasına kabını sıvazladı bir süre. Gözleri yumuk sakince konuşmaya başladı.
“ Şu ana kadar hiç görmemiştim bunlardan birini. Bunu yazan mübarek zat dört en iyi öğrencisine kendi elleriyle yazmış. Yani dört taneler. Her biri farklıdır. Kişiye ve onun öğrencilerine yazılmıştır. Dedem bunlardan birini görmüş uzaktan. O babama anlatmış, babamda bana anlattıydı. Ne demek istediklerini anlayamamıştım. Çok zaman düşündüm üzerinde. Ama böyle bir şey hayal edememiştim. Bunun adı Gönlü Taht. Şeyhin halifesine yazılmıştı.”
Çok eskilere dalıp gitmişti. Bir süre kıpırtısız sakinliklerde bekledi. Konuşmaya başladığında sesi daha derinden, bambaşka tınılarda çıkmaya başlamıştı.
“ Bunun sahibine götürülmesi gerekiyor.”
Ona bakıyordu ama gören bir bakış değildi bu. Ardında ki çok uzak bir noktaya bakıyor gibiydi.
“ Neler yazıyor içinde bakmayacak mısınız. ?”
“ Okumak bizim harcımız değil kızım. Zaten okuyabil sekte anlayamayız ne ilmimiz yeter ne gönlümüz.”
“ Ama ben onun için bu kadar uğraştım sizi buldum.”
“ Daha aramanız yeni başladı. Ben sadece bir durağım. Sizi bunun sahibini buluncaya kadar durmamalısınız.”
“ Ben nerden bulurum sahibini ? hem bu kitap yazıldığından bu güne, ne kadar zaman geçti. Ölmüştür hepsi.”
“ Onun öğrencileri vardır kızım. Yer yüzü var olduğu sürece de olmaya devam edecek.”
“ Ya Allah aşkına beni öyle şeyhlerle, tarikatçı tayfasıyla falan uğraştırmayın.”
“ Cenne Şa-nühü. Dur evladım. Bilmediğin konularda öyle yüksek perdeden konuşma.”
“ Benim ki sadece meraktı. Ben böyle başıma iş olacağını nerden bileyim. Siz alın bunu sahibine götürün. Hem bu kadar değerli olduğuna göre iyi de para kaldırırsınız.”
“ Paramı ?”
yüzünde iğrenir bir ifade belirmişti.
“ Gönlü Taht çok özel bir kitaptır. Kendine has bir enerjisi vardır. Anlatabilmeyi isterdim ama anlatacak ilme sahip değilim. Sadece şu kadarını bilmelisin ki sen onu seçemezsin. O seni seçer ve seçmişte. Rüyaların başladı mı ?”
Tokat yemiş gibi olmuştu. Neye bulaşmıştı böyle. İçinden bir ses yalan söyle diye bağırsa da, söyleyemedi.
“ Akşam bir dede gördüm. Dev gibiydi. Çok iri yarı bir ağ….”
Adam susturdu elini kaldırarak,
“ Bana anlatma kızım. Boşuna yorma kendini. O gördüklerini yorumlayacak bir gönül ehli bulmak lazım. Yol göstersin sana.”
“ Ya ben size anlatamadım galiba benim bunlarla uğraşacak zamanım yok diyorum. Bana ne yahu. Bunca sene bi yerde atılıp kalmış. Biraz daha beklesin.”
Gözü bir an Gönlü Taht’a kaydı rengimi koyulaşmıştı ne. İhtiyarında o huzurlu hali kalmamıştı.
“ Bakın siz kime götürecekseniz götürün bu kitabı ben vaz geçtim para pulda istemiyorum merakta etmiyorum.”
“ Ben size anlatamadım kızım. Siz artık vazgeçemezsiniz. Eninde sonunda o yolu arıyacaksınız. İnanınki başka bir şansınız yok.”
“ Ne demek bu yahu. Kim beni zorlayacakmış.”
Adam çaresiz gözlerle kitaba bakıyordu. Anlatamadığı ve anlatamayacağı çok şey var gibiydi. Kadın kapıdan çıkarken son kez dönüp baktı. Kitabı alıp almamak arasında kararsızdı. Son anda dönüp kitabı aldı. Bir kişinin demesiyle korkacak değildi. Elbet başka birileri bulunurdu… HİKAYENİN DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ

3 Şubat 2009 Salı

GÖNLÜ TAHT ...b3 DEVAM YAZISI

Meraklanmıştı o da istiyordu ama kıpırdayamadı. Yeniden denedi, yüklendi, kanter içinde kalıncaya kadar uğraştı ama hareket edemiyordu. Dedeye doğru baktı. Gülümsüyordu. Elinde de dedesinin dolabında bulduğu kitap vardı. Işıl ışıl parlıyordu. Her bir yaldızlı yazısı, ayrı ayrı parıltılardaydı. İlk kez içini korku kapladı. Bağırmak için ağzını açtı ama sesi çıkmıyordu. Dede yeniden gülümsedi yatıştırmak istercesine. Gönlü rahatlayıverdi, korkuda kalmamıştı, heyecanda. Yine gösterilen tarafa baktı. Ağaç biraz daha yaklaşmıştı sanki. Her dalı, yaprağı belirgindi. Şimdiye kadar gördüğü hiçbir ağaca benzemiyordu. Elini uzattı, tam dokunmak üzereydi ki ağaç uzaklaşıverdi. Üzüntüyle gözlerini kapadı. Parlaklık ve aydınlık yavaş yavaş solmaya başladı. Ama o bitmesini istemiyordu. Tekrar dedeyi görmek istiyordu. Gözlerini açtı, karanlıktı. Odasındaki tüm eşyalara ilk kez görüyormuşçasına tek tek baktı. Rüya görmüş olmalıydı. Ama rüya değildi. Şimdiye kadar gördüğü rüyalara benzemiyordu. Günün yorgunluğuyla hemen uyumuşmuydu. Saate takıldı gözleri, altı olmuştu. Doğruldu yatağında. Demek ki hemen uyumuş ve rüya görmüştü. Çok dinlenmiş, yenilenmiş hissediyordu kendini. Yüzünü yıkamak için lavobaya giderken sabah ezanı başladı. Yaşadıklarının üzerinde durmamaya karar vermişti.


SAHAF…

Sahafların hiç birinden tatmin edici bir cevap alamamıştı. Sabahtan beri gitmediği kimse kalmamıştı. En son bu dükkana yollamışlardı. Epeyce para veren olmuştu ama ne okumasına yardımcı olabilmişlerdi, nede evveliyatına dair bir şey söyleyebilmişlerdi. Bu dükkanda da küçük bir çocuk vardı. Dedesinin camide olduğunu beklemesi gerektiğini söylemiş ve kapının önüne çıkmıştı. Burada kitapların arasında tek başına oturup durmak sinirlerini bozuyordu. Her ne kadar rüyanın üzerinde durmama kararı almışsa da sabah ilk işi internetten o ağacın cinsine bakmak olmuştu. Kesin emin değildi ama gördüğüne en benzer ağaç sakız ağacıydı. Ama öyle gördüğü gibi büyük bir ağaç değildi. Bir nebze olsun merakı yatışmıştı. Daha fazla ileriye gitmek niyetinde değildi. Işıktaki değişiklik üzerine kapıya döndü, yaşlı buruş buruş iki büklüm bir adamcağız içeri giriyordu.
“ Hoş geldiniz kızım. Torun söyledi bir kitap göstermek istiyormuşsun.”
“ Evet. Dedemin eşyalarının arasından çıktı.”
Kitabı torbadan çıkarıp uzattı. Yaşlı adam bir an hayran hayran kitaba baktıktan sonra,
“ Sen otur kızım. Ben bir abdest tazeleyip geleyim. Bu öyle yarım yamalak abdestle dokunulacaklardan değil.”
“ Ama ben baktım kuran değil bu.”
Sakin sakin gülümsedi adam.
“Sonra anlatırım kızım. Sonra anlatırım. Sen otur hele biraz daha sabret.”
Yaşına rağmen hiç üşenmediğine göre önemli bir şey diye düşündü, kendiside rahatsız olmuştu. Torbasıyla masanın üzerine bıraktı kitabı. Acaba bu ihtiyara rüyadan da bahsetmelimiydi. Ne gerek vardı ki. Belli ki olayın heyecanına kapılmış ve o rüyayı görmüştü. Torun elinde bir bardak çayla içeri girdi.
“ Dedem yolladı, iyi gelirmiş.”
“Teşekkür ederim tatlım.”
Yaşlı adam geri geldiğinde çayı da yeni bitmişti. Boş bardağı kitabın üzerine koyuyordu ki,
“ Aman kızım o bardağı koymayalım oraya, o bizler için çok kıymetli.”
Eli havada kalmıştı… HİKAYENİN DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ

2 Şubat 2009 Pazartesi

GÖNLÜ TAHT ...b2 DEVAM YAZISI

Anahtar yoktu ama bir kitap vardı. Üzerindeki yılların, tozuna rağmen sağlam görünüyordu. Üzerindeki yeşil kaplamaya altın yaldızlarla yapılmış süslemeler hala canlıydı. Bulduğu bir paçavrayla güzelce sildi kapağını. Hemen o eskilik o, terkedilmişlik gidiverdi üzerinden. Sanki sokakta üşümüş bir kedi yavrusu sevmişti de o da canlanı vermişti. Kapağını açarken içinde bir şeyler oldu ama adını koymak zordu. Muhteşem bir el yazmasıydı kitap. İlk sayfada Osmanlıca olduğunu düşündüğü yazılar çok sade ve okunaklı yazılmıştı. Yaz boyu kızın kuran kursu derslerine yardım ettiğinden, eskisi kadar olmasa da iyi okur hale gelmişti eski yazıyı. Ama bilmediği ilk kez gördüğü harfler vardı. Yinede ilk cümleleri okumaya çalıştı.
“ARADIĞIN ANAHTAR KALBDEDİR”
Bir an titredi elinde olmadan. Büyük ve ürkütücü bir rastlantı olmalıydı. Hemen kapattı kitabı. Ayırdığı eşyaları torbalara yerleştirdi. Ama aklı hep kitaptaydı. Tabii birde kapalı olan dolapta. Kim bilir içerde daha neler vardı. Teyzesinin oğluna bu dolap için bir haber bırakmalıydı. Onu isteyen yoksa olduğu gibi kendisi alabilirdi. Böyle iki el yazması daha çıksa epey bir para edebilirdi. Hemen tanıdığı sahaflara bunu göstermeliydi.


KİTAP…

Eve geldiğinde saat epey ileri olmasına rağmen annesini ayakta buldu. Hal bu ki uyumuş olmasını dilemişti. Bunları en azından bir yıkar temizler öyle gösterirdi. Kitabı arabada bıraktığına sevindi. Şimdi ona da el koyardı. Nede olsa onun hatıralarıydı. Kesinlikle annesine iade edecekti ama önce merakını gidermek istiyordu.
“ Canım yatmadın mı sen daha. Ah ah heyacan yapmış benim anacım. Bak getirdim emanetlerini. Ama istersen yıkıyalım paklayalım, tertemiz bakalım hepsine.”
“Sakın ha kızım. Bunlar sizin kumaşlarınızı gibi makinede falan yıkanmaz. Sen bilemezsin ben hallederim. Sen koy hele benim odama onları. Gerisini dert etme”
“ Olur canikom. Ama kendini çok yormak yok. Tamamı ? bir de bunlar çok tozlu sana hiç iyi gelmezler ya neyse”
“Hadi hadi… olmaz bana bir şey. sende bir duş alıp yat çok yorgun görünüyorsun.”
“Haklısın canım. Sabah erken işlerim var. Hemen gidiyorum odama. İyi geceler”
odasının kapısını ardından kapatınca fark etti ne kadar yorgun olduğunu. Hemen üzerini çıkarım pijamalarını giydi. Duş için bile bekleyemeyecekti. Yatağa uzanır uzanmaz kendinden geçti. Derin uykuya dalarken, çok uzaklardan bir ışık parlamış gibi geldi. Ama aldırmadı çok uykusu vardı.

Yüzünde esintiyi hissedince gözlerini açtı aniden. Odası çok aydınlıktı ama eşyaları belli belirsiz görünüyordu. Başında beyaz bir sarık, elbisesi beyaz, yüzü beyaz, gönlü beyaz, ap ak bir dede tam karşısındaydı. Korkmadı ama hayrete düşmüştü. Ne kadar iriydiler. Onların yanında küçücük kalmıştı. Kalabalıktılar ama sadece o dedenin yüzü görünüyordu. İçeride bir esinti varmış gibi elbiseleri uçuşuyordu hafiften. Kolunu kaldırdı ve bir yer gösterir gibi uzattı. O yöne bakarken, kendi metanetine hayret etti. Şimdi çığlık çığlığa bağırıyor olmalıydı. Odanın ortasında dev beyaz bir dede ve diğerleri.
Gösterilen tarafta bir yol vardı asfalt, çok temiz bir yüzeyi ve şeritleri vardı. Çok ilerde bir bina ,o binayı da geçince bir yüce ağaç görünüyordu. Sanırım o yola doğru gitmesi isteniyordu. Meraklanmıştı o da istiyordu ama kıpırdayamadı. Yeniden dene di, yüklendi, kanter içinde kalıncaya kadar uğraştı ama hareket edemiyordu. Dedeye doğru baktı. Gülümsüyordu. Elinde de dedesinin dolabında bulduğu kitap vardı… DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ

31 Ocak 2009 Cumartesi

Gönlü Taht

En son annesiyle gelmişlerdi bu eve. Var varlık zamanında köyün belki de en güzel, en farklı yapısıydı. Büyük avluya açılan ahşap, oymalı hanayın çerçevesi, bir köprü oluşturuyor, bir tünelden geçiliyor hissi uyandırıyordu. Tünelin tavanı, büyük salonun tabanınıydı. Salonda otururken kapının açıldığını titreşimden hemen fark ederdiniz. Çocuk aklıyla orada yaşayanın hep bir sultan yada padişah olduğunu düşünürdü. Dedesini görmemişti ama annesinin anlattığı kadarıyla bu bölgede sözü geçen zengin bir adam olduğunu biliyordu. Annesi de çok genç ayrılmıştı bu evden, öyle uzun boylu anıları yoktu. Şimdiyse bir mecburiyeti yerine getirmek için buradaydı. Bu kerpiçten saray yıkılacak yerine betonerme bir ucube yapılacaktı. Tabii ki 30 yılda iki kez gelmiş biri için çok şey ifade etmiyordu bunlar. Annesi çok yaşlandığından bu görev kendisine düşmüştü. Teyzelerinin oğlu evden hatıra almak isteyen varsa buyursun alsın diye haber yollamıştı. Annesi de yememiş içmemiş koca bir liste hazırlamıştı. Ananesinin bir sürü eşyasını taşımak zorunda kalacaktı. Hanay tünelinin bittiği yerde ahşap merdivenlerin başladığı yerdeki kapı yıkılmış, hemen yan tarafa uzatılı vermişti. Takılmamak için dikkatle yanından geçti. Merdivenler her şeye rağmen sağlam görünselerde, korka korka yukarı çıktı. Hemen merdivenler bitince başlayan kare salon toz toprak içindeydi. Pencere kenarına bir u yapacak şekilde sıralanmış sedirlere beklide 15 yıldır hiç oturan olmamıştı. Örümcek ağları her yeri sarmış, sedirin minderleri yer yer patlamış, içlerinden samanlar fışkırmıştı. Eski halini hatırlayınca içi buruldu. Salona açılan kapılardan biri müştemilata iniyordu. Orayı es geçip ananesinin yatak odasının kapısına geldi. Anılarını bozmak istemezcesine kapıyı açmakta tereddüt ediyordu. Derin bir nefes alıp girdi içeri. Burası daha iyi korunmuştu ama yinede harab haldeydi. İyiki annesi gelmemişti. Çok üzüleceğinden emindi. Çok duygusal ve ketun olduğu için üzüntüsünden hemen tansiyonu fırlardı. Annesinin tarif ettiği üzere duvara gömülü dolabın sol kanadını açtı. Her şey karma karışıktı. Denkler açılmış, bohçalar dağıtılmıştı. İçinden gelen anlamsız bir saygıyla toplamaya başladı. Dolaptan aldıklarını yatağın üzerine dizdi. Cebinden çıkardığı listeye uyan varmı kontrol etti. Ne hafıza vardı kadında. Süslemelerine, renklerine kadar ince ayrıntılarıyla tariflenmişti her şey. Bulduklarını ayırdı. Eskiden yaşanmış bir hayata şahit olmaktı bu. Sanki onların mahremine dokunu vermişti. Garip bir merak uyanıyordu içinde. Sadece tarif edilenleri değil her şeyi karıştırmak bakmak için dayanılmaz bir arzu oluşmuştu içinde. Dedesinin eşyalarının olduğunu düşündüğü dolaba yöneldi ilgisi. Acaba nasıl bir adamdı. Eşyalarından anlaşılabilirmiydi. Dolap kapısı kilitliydi. Demek ki yıllardır beklide ilk kendisi açacaktı. Diğer dolaba döndü çekmecelerin dibine, elbiselerin ceplerine baktı. Sonradan annesinin dolap anahtarlarını hemen dolabın üzerine koyuverdiği geldi aklına. Belki ananesi de öyle yapıyordu. Dolabın üzerinde ellerini gezdirmeye başladı. Anahtar yoktu ama bir kitap vardı….. DEVAM'I İÇİN TIKLAYINIZ